30.04.2026 günü, Saat: 17.15’te Bursa FSM bulvarında kalabalıklar içinde kaldırımda yürürken bana doğru gelen genç bir adam gözüme ilişti. Orta uzun arası bir boy, kalıplı, geniş omuzlu, yuvarlak yüzlü, sırt çantası ile yalnız yürüyordu. Tam önünde durdum:
Adamım sen salon sporu mu yapıyorsun? Evet, dedi. Harika görünüyorsun! Kucaklar gibi her iki elimi her iki omuzunun uç kısmına değdirdim. Omuzların oldukça geniş, spor yaptığın belli.
Kaç yaşındasın? 18, dedi! Sadece biraz göbek var. Evet, bir kaç ay önce sınava çalıştığım için sporu bıraktım, 84 kilodan 116’ ya çıktım. Çok yiyorum.
Gece de mi yiyorsun?
Gece gündüz her zaman yiyorum. Annene söyle tabağı önünden kaldırsın?
Hangi okulu okuyacağını sordum: İTÜ dedi. Başarı diledim.
Üç dakika içinde göz göze duygu dolu, sıcak bir iletişim içinde hoşçakal dedik birbirimize. Eminim ayrılınca da içi gülümsedi-sınav bitiminde fiziksel görünüşünü hep iyi tutmada farkındalık duygusu güçlendi. Tanımadığı bir adam, içten bir söyleşi ikimi içinde hoş bir andı.
Doğal ve sıcak bir iletişim, rol yapmadan, çıkar gütmeden, yolda, izde, her bir yerde iyi olan bir söz, yüreğe ve duyguya dokunan bir ses, hele de stresli birine denk gelirse ne kadar tatlı gelir insana…
****
Kalabalık bir caddede yürüyen genç bir adam, beklenmedik bir anda diyaloğa tabi tutuluyor. Tanımadığı ve ilk defa gördüğü biri tarafından İyi göründüğü söyleniyor. Belkide bir daha hiç karşılaşmayacak.
Yürürken farkediliyor. Sıcak ve içtenlikli iletişim sağlanıyor. Diyaloğun sonunda, çok zamanı alınmadan mutlulukla yoluna devam ediyor. İkisi de iyi hissediyor.
Biri, genç bir adamın gözlerindeki sevinci görünce, iyi hissetme duygusunu hissedince; diğeri de o anki duygu ve düşünce dünyasına beklenmedik bir anda sürpriz düşen olumlu etkileşimden!
İnsan beyni ben merkezcidir, ego besinleri ile beslenmeyi, karşılaştırmayı ve netliği sever. Güzel duygularla beslenir. Doğasına uygun değerleri, sevgisel yaklaşımları ruhuna kadar süzer.
Stresi tetikleyen korku, kaygı ve belirsizliklerden uzak durulması, daha huzurlu bir zihine kapı aralar.
Pandeminin getirdiği süreç, hayat şartlarının oluşturduğu zorluklar; insanları doğadan, çevreden ve sokaktan kopardı. Ailece, dostluklar içinde, arkadaş çevresiyle bir mekanda buluşma- iç dünyaları olumlu besleme, ruhlarını iyi hissettirme, güven dolu söyleşi ve iletişim azaldı, hatta yok oldu.
Geldiğimiz bu modern dünyada, yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreği bitiminde insanların iyi hissetmesi için terapilere duyduğu ihtiyaç her geçen gün artıyor. Kendileri ile başbaşa kalması bile çekilmez oluyor. Sürekli birinden onay görme ihtiyacı duyuluyor.
İşte Adler burada; başkaları tarafından onay görme ihtiyacı diye bir şey yoktur diyor. Aslında, insan bu onayı aramamalıdır. Bunun devamında ödül ve ceza eğitimini de çok eleştiriyor. Başkalarının beklentilerini tatmin etmek için yaşamayın diyor. Herkes bu konuda biraz düşününce, o kadar çok örnek verebilir ki?
Hepimiz komşu ne der diye yaşamadık mı? Maddi ihtiyaçlarımızı buna göre şekillendirmedik mi? Tüm yaşamımızda özgür irademizle ne kadar seçimler yaptık bir düşünsenize?
Çalıştığın yerde insanlar tarafından sevilmek senin görevin değil, diyor Adler! Başkalarının hakkımda ne düşündüğü veya hakkımda ne tür yargılara vardığı başkalarının görevi ve bu konuda yapabileceğim bir şey yok…
Marcus Aurelius iki bin yıl önce bile bizi hasta eden olaylar değil, o olaylara verdiğimiz tepkilerdır demiş.
Bizler gelenek, görenek ve kültürel alışkanlıklarımız gereği duygularımıza göre anlık tepki veren bir milletiz. Bir kızgınlık halinde hemen tepki veririz. Hemen bir söz, devamında bir kavgaya tutuşuruz. Bunu her gün, her yerde duyuyor, görüyor, yaşamıyor muyuz? Oysa on saniye bekle, derin bir soluk al, duygunu düşünceye dönüştür, aklını devreye sok, kızgınlıkla değil mantıkla yanıt ver. Az sabret, sakinleş, gerekirse sessizce geçiştir. Ama nerde?
Beş iyi Roma imparatorlarının sonuncusu olan Marcus Aurelius ( MS 121- 180) yaşamının büyük çoğunluğunu savaşarak cephe önlerinde geçirmiş, kendinle başbaşa kaldığı anlarda, eşitlik, özgürlük, doğa ve insan üzerine zor koşulların içinde uykusuz gecelerinde okumuş, düşünmüş, yazmış ta yazmış.
Ama bunu hiç kimse için yazmamış, sadece kendisi için yazmış. Yazdıklarının başlığına da “Kendime Düşünceler” demiş. Böylece dünya felsefe tarihine harika bir eser bırakmış. Felsefeci olan tek imparator Marcus Aurelius; felsefeci Seneca ( MÖ 4 MS 65) ve Epiktetos ( MS 50- 135) gibi stoacı felsefenin en iyi mimarlarından biri olmuş.
Ünlü denemelerin yazarı Michel de Montaigne’nin (1533- 1592) dilini, yazım biçimini de hep Marcus Aurelius’ e çok benzetiyorum. Montaigne denemelerini yazmak için yaşamış gibidir. Aurelius’da öyle sanki yazmak için savaşmış ve imparator olmuştur.
Bende Marcus Aurelius ve Montaigne gibi düşünüyorum. Sadece ve sadece ruhuma uygun diyaloglar kuruyorum ve sadece kendime yazıyorum.
Bireysel psikolojinin mimari Alfred Adler(1870-1937), öfkeyi de, övgüyü de, ödülü de, yergiyi de red eder. Sigmund Freud gibi insanı karamsar bakış açısıyla değil, iradesinin gücüyle eksikliklerini tamamlayarak gelişimini sürdüreceğini belirtir. Bu bakımdan çevreden onay görme anlayışını kabul etmez.
Öfkeyi sadece Adler red etmiyor. Stoacı siyasetçi, yazar ve filozof olan Seneca, köle filozoflardan Epiktetos ve Baruch Spinoza(1632- 1677) öfke ve duygular üzerinde derinlemesine araştırma, inceleme ve tezler ortaya koymuşlardır. Bu konuda eminim düşünce üreten onlarca psikolog, düşünür, yazar, bilim insanı filozof daha vardır.
Adler öfkeyi öne çekmeden ve kullanmadan aklın kullanımını, mantığın gücünü, dilin güzelliğini ve sağlıklı iletişimi öne çekmeliyiz diyor. Ben haklıyım inancına sarılıp, güç mücadelesine girilmesinin anlamsızlığını savunuyor.

***
Montaigne; benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim yok zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki söylemeye zor varıyor dilim” der.
Montaigne gibi benimde işim gücüm iyi hissetmek ve iyi hissettirmek. Oysa benim yapacak başka işim de çok. Günümüzde yaş ortalaması artsada, koşullar ağırlaşınca bu sefer emekli olma yaşı da arttı. Okunacak o kadar kitap var ki? Yaşanacak zaman azalıyor bu sefer. Hızlı geçen zamana acıyorum. Kendime çok zaman kalmıyor, diyorum içimden. Eksik tarafımda çok, kötü tarafımda; ama yinede günümüz dünya insanlarının sinizm* girdabına düşmemek için iyi insan olmaya çalışıyorum. Sokrates gibi ne kadar çok şey bilmediğimi biliyorum. Yaş aldıkça her geçen gün zamanın ne kadar değerli olduğunu içim sızlayarak hissediyorum.
Viktor E. Frankl Uluslarası PEN Kulübü’nde; yazarların, oyun yazarlarının ve şairlerin katıldığı bir toplantıda şöyle demiş: “ Eğer okuyucularınızın nihilizme ve umutsuzluğa karşı bağışıklık kazanmalarını sağlayamıyorsanız lütfen en azından onları kendi sinizminize maruz bırakmaktan kaçının.” Hatta onlara neredeyse yalvardım, der.
Bu yazımı, düşünce dünyama ve ruhuma uygun bulduğum, Frankl’ın Goethe’den yaptığı bir alıntıyla tamamlayalım:
“İnsanları oldukları gibi kabul edersek onları daha da kötüleştiririz. Onlara olmaları gereken şeyi gösterip buna göre davranırsak, onları varmaları gereken yere götürürüz.
02.04.2026
Özgen DURSUN
* Sinizm, insanların dürüstlük, samimiyet ve iyilik gibi değerlere inanmayıp, her türlü davranışın altında kişisel çıkar, hırs ve açgözlülük yattığını savunan, güvensizlik, kötümserlik ve şüphecilik odaklı bir tutumdur.
Yararlanılan kaynaklar
1. Seneca, Mutlu Yaşam Üzerine-Yaşamın Kısalığı Üzerine
2. Epıktetos, Enkheırıdıon
3.Marcus Aurelius, Kendime Düşünceler
4. Spınoza, Ethıca
5. Montaigne, Denemeler
6. Alfred Adler, İnsanı Tanıma Sanatı
7. Viktor E. Frankl, Anlam, Özgürlük ve Sorumluluk
8. Ichiro Kıshımı- Fumıtake Koga, Kendinle Savaşma Sanatı