
Yetmiş yaşlarında biri, sabahın erken saatinde kaldırımda sakin sakin yürüyordu. Önünde beni görünce kaldırımın yola cephe mavi renkli bisiklet yolundan çıktı, bir adım sağa geçti. Bende bir adım sola. Bu sefer göz göze geldik.
Merhaba, dedim sevgi ve saygıyla. Bir emekli olmalıydı. Üstü başı da düzgündü. Sol koltuğunun altında kabukları üzerinde ağaç sopa vardı. Sopanın ucunda da, önce çakılmış, sonra sicim ipiyle sıkıca sarılmış bir çivi. Uzandım tuttum sopayı, gevşetti koltuğunu. Elime aldım, uzunluğu altmış cm. kadar vardı. Önce köpeklere karşı savunma aleti olarak kullandığını düşündüm. Bunun için çok kısa görünce:
< Ne yapıyorsun bununla> dedim.
Biraz çekinceli, galiba biraz da utanarak anlatmaya çalıştı. Üzüldüm!
Yerdeki küçük tenekeden kutulara vurup, eğilmeden topluyormuş. Ek gelir kapısı olarak bunu bulmuş. İçim yanarak, çok bir şey de diyemedim. Ancak beden diliyle ve sevgiyle iyi dileklerde bulundum.
Küçük hatırası kaldı içimde, saniyelerle dünya değişiyor sokaklarda. Bin bir renkte akıyor yaşamlar her yerde. Kimi karanlık, kimisi de pembe. Kim bilir evlerin içinde neler yaşıyor? Ne karanlıklar, ne donuk yüzler, kırılan kalpler, çaresiz insanlar. Şiddet te gizli kapılar arkasında. Zaman zaman açıkta, sokaklarda. Çaresizlikten dengesini kaybetmiş insanlar. Kimi evlerde albenisi yüksek, renkli rüyalar. Bolluk bereket içinde, alı al, moru mor şatafatlı yaşamlar.
İşte bir emekli sabahın erken saatinde, galiba çok eğilemiyor, ağrıyan belini bükemiyor, bir çivinin ucuyla teneke kutu topluyor. Üç beş kuruş elime geçer mi diye, çıkmış sokaklara, umutla çiviye bakıyor.
Bu ülkenin güzel insanları, hele temizse içi, seviyorsa ülkesini, insanlık doluysa yüreği, erdemli bir yasam sürmüşse bu zamana kadar, böyle bir insana nasıl kıyılır ki? Şimdi ulaşamıyorsa zorunlu ihtiyaçlara, nasıl acılar içinde eziliyorsa ruhu, nasıl çaresizlik içinde bırakılır ki?
Daha geçen gün ana yolda ışıklardan geçerken genç bir adam, sol omuzunda bir çocuk: Üç-beş yaşlarında, kırmızı ışıkta duran arabalardan para dileniyor.
Karşı kaldırıma geçince, kaldırımda bekleyen bir başkası. Elinden tutmuş bir çocukla yürüyenleri sıkıştırıyor.
Üç yüz metre yürüdüm, yine bir başkaları. Daha yaşları çok genç. On dakika içinde üç ayrı alanda dilenen kim bu insanlar? Yurdumun insanı mı? Toplumun huzur ve refahı, sağlıklı ruh ve beden nasıl olacak böyle? Kimsesizlerin kimsesi Laik Cumhuriyet bunun için kurulmadı mi? Çağdaş medeniyetler seviyesinin üstüne yükselmesi için umut edilmedi mi?
***
Spor salonundan dönüşte Agora kapalı pazar yerine uğradım. Spor malzemesi ile dolu bir sırt çantası sırtımda, her iki elimde poşetlerle FSM Bulvarı’na doğru çıkıyordum. Manolya parkını geçince yol kenarında kaportası eskimiş kartal marka arabanın açık şoför kapısının önünde kısa boylu, göbekli, yaşı yetmiş yaşlarına dayanmış bir bey duruyordu. Birkaç adım geçince durdum. Tekrar geri dönerek?
<Araba kaç model> diye sordum.
<1972> dedi. Babamdan kaldı, satmadım, satmam da. O zaman sıfır almıştı. Hep bunu kullandı bende hep bunu kullanacağım.
<Baban ne zaman öldü> dedim. < On yıl oluyor> dedi. Arabaya baktım, beyaz renkli, her tarafı deforme olmuş, kaportası eğilmişti. Bolca beyaz pastel boya atılmıştı. Arabanın arka koltuklarında da bir kısım eşyalar vardı.
Sırtımda yük, elimde poşetler ayakta beklerken ilgi gösterdiğimi hissedince; sözüne devam etti:
İznik’in Köylerindenim. İki oğlum var, biri burada oturuyor, dedi, eliyle evini işaret etti. Bir oğlum da buna çok uzak değil. O okudu yüksel tahsil yaptı, çalışıyor. Buda tuafiye işlerinde çalışıyor. Köyde zeytincilikle uğraşıyorum. Çikan zeytinleri getirim arada ben satarım, arada tuafiye de çalisan oğlum pazara götürür satar.
Peki 55- 56 yıllık aracın bakımını yaptırabiliyor musun? <Artık bu araçlara bakacak usta çok bulamıyorsun. Gençler bilmiyor bunları. Benim eski ustalarım var onlara götürüyorum>.
Elli yıllık bir tarih vardı gözümün önünde. Hem Köy yaşamını, babasından kalan kültürel birikimini, hem de şehir yaşamının izlerini taşıyordu üzerinde.
***
Liseyi bitirince o yaz yaylalarda köyün öküz çobanlarından biri de bendim. Yüz elli çift öküz olurdu köyde. Üç çoban ancak hakkından gelirdik, gündüz gece peşlerindeydik.
Orman İşletme Müdürü olunca köy meydanında arabadan iner, iş zamanları dışında köy ve orman işlerinde çalışanlarında bulunduğu, ama genelde yaşlı kesimin olduğu köy kahvelerinde oturup onlarla sohbet etmeyi, onları dinlemeyi çok severdim. Bu yüzden, şimdi de sokakta, yolda, sporda, işte, her yerde halkımızla genç- yaşlı fark etmez üçer dakikalık, tanıdık, tanımadık insanlarla sohbet etmeyi, onları dinlemeyi çok severim. Yüreklerini hissetmek isterim.
Çobanlık kültürü de edindiğim, halkı da iyi tanıdığım için müdürlüğüm esnasında çoban sosyolojisi hakkında bildiri hazırlayarak bir kongrede sunmuştum. Hakkını yemeyeyim bu bildiriye bilimsel işlev kazandıran Bartın Orman Fakültesinin çok değerli hocalarından olan bir profesörün de büyük emeği vardı.
***
Dünya dönüyor yörüngesinde, milyonlarca yıldır sapmıyor dengesinden. Dengesini bulmuş dönüyor da dönüyor, içinde canlılar, dağlar, taşlar denizler. İçlerinde düşünen ve akıl yürüten de sadece insanlar.
Taş çatlasa on beş bin yılı ancak iyi biliyoruz. Gerisi karanlık, varsayım yürütüyoruz. Düşünen, akıl yürüten insan henüz daha huzurunu bulamadı. Bunun içinde kaç bin yıl daha geçecek? Kim bilir…
Sopanın ucundaki bir çivi ile işe çıkan bir yaşlı insan sokakta ekmek peşinde geziyor.
56 yaşında her tarafı dökülmüş bir kartalla trafiğe çıkan bir yaşlı kişi, babasının hatırasını o arabada saklıyor.
Ya da sade yaşamanın, tüketici toplum olmanın dışında kalan bir bilinç geliştirmiştir. Lüks tüketim toplumunun dışında kalmayı başarmıştır. Bu anlamda da harika bir kişilik özelliğine kavuşmuştur. Diğer türlüsü biraz düşündürücü…
Günümüzde yaşamın çilesi ve zorluğu altında ezilen o kadar çok ki?
Umut kimlerin kapısında geziyor acaba…
21.02.2026
Özgen Dursun