Iki katli olarak altı taş, üstü ahşaptan 1967 yılında yapılmıştı. Kırma taş duvara çimento yerine çamur harç kullanılmıştı. Kuzey- güney istikametinde kurulan köy evinin, güney tarafında alt ve üstte iki oda yerleştirilmişti. Alt odaların arkasına ahır; üst odaların ise bir misafir odası, birde ambar konuşlandırılmıştı. Önde de iki oda vardi. Alt kattan üstte odanın birine avludan dik ahşap bir merdivenle çıkılırdı. Üst kat tamamiyle tahtadan yapılmıştı. Odalardaki tahtaların kalınlığı beş, ambarınki ise on santım kadar vardı.
Yeşilvadi mahallesinde kışlar uzun ve soğuk, yazlar serin ve kısa, genellikle yağmurlu geçerdi. Bahar ayında cemreler toprağa düşüp kar kalkınca hayvanlar otlaklara çıkarılırdı. Tarlalar sürülür, bostanlar kurulur, yaylalara çıkılırdi. Ekinler, çayırlar biçilir, dövenle harmanlar dövülürdu. Köyde işler kışın kar yağışına kadar aralıksız yoğun bir şekilde sürer giderdi.
Elde edilen ürünler bu ambarlarda saklanırdı. Buğdaylar, arpalar çuvallara konur, un olur ğarolara doldurulurdu. Patatesler, elmalar toprak kuylara gömülür; furunçlar, kah’lar bacalara serilirdi. Çatılar önce pederva, sonra Orköy’ den alinan saca çevrilmişti. Ambarlara fare girmesin, daha serin olsun diye çıralı kalın çam tahtalarından yapılmıştı.
Evin üst katı, üç tarafı ayvanlarla çevriliydi. Üst katın kuzeydoğu köşesine tahtadan derme-çatma bir tuvalet yapılmıştı. Gideri çok sonraları kuyu açılarak tahta bir olukla toprağa verilmişti.
Küçükken sağ gözü çiçekten kör olmuştu. Genç kız olunca, başka bir köye kendi gibi küçükten bir hastalık geçirerek engelli hale gelen Refik diye birine vermişlerdi. Refik’ in ailesi fakirdi. Çok eski bir evleri vardı. Bu eve gelin geldi Pambuk. Ismini beyaz teninden almıştı.
Eşi hastalıktan çok erken ölünce üç kız bir erkek çocukla yapayalnız kaldı. Kızlar büyüyünce çok uzak köylere gelin gitti. Oğlunu da nasıl olduysa çok uzak köyden evlendirdi. Geçinmek için çok çabaladı. Ayakta kalmak için hep didindi durdu. Mücadele etti komşuları ile, hakkını yedirmek istemedi. Kadın başı ile bir erkek gibi direndi zaman zaman haksızlığa.
Eski evi çökmeden başka bir ev yapmak gerekiyordu. Yüz metre ötede napızar tarlanın başına, oğlu Zihnî ile el ele verip bu yere yaptı evini. Zihni”nin de üç oğlu iki kızı olmuştu. O eski evde doğmuşlardı. Ev yapılırken Refik ‘in kardeşinin evinin alt katındaki bir göz odaya sığınmışlardı uzun süre.
Hayati hep yokluk içinde meşakatli geçti. Yaşı ilerledi, gelinini köyde bırakıp kendisi şaşort olarak yaylaya gitti. Yaşlanınca iyice, gelinini gönderdi bu sefer yaylaya.
Ayvanlar evin üç tarafını sarardı. Evin üst katında ortada bir avlu vardı. Öndeki odalar ile ambarı ayırırdi.
Pambuk nine ileri yaşına rağmen çok erken kalkardı. Hep böyle alışmıştı. Sabah namazından sonra hiç yatmazdı. Kız olan büyük torunu evlenip başka bir köye gitmişti. En küçükte kızdı. Oda çok küçüktü daha. Erkek olan üç torununun yaşları birbirine yakındı. Bunlar arasında hiç ayrım yapmazdı. Erkek torunlar köy işlerine yardımcı olsunlar diye genelde yaylada değil, köyde bırakılırdı.
Iş konusunda çok titiz olan Pambuk nine, ayvanlarda dolanıp dururdu hep. Uyuyan torunlarını erkenden uyandırıp işe göndermek isterdi. Yazın namazdan sonra gün ağarmadan gideri oğlu işe.Tarlada, çayırda tırpanla biçim işi uzun sürerdi. Torunlar da sonradan arkasından giderdi. Bir taraftan da hiç kıyamazdı.
Bir ayvandan bir ayvana gezer, odanın kapısından: ” Ola oğul de kağın hadi” derdi. Bu belki on kere tekrarlanırdı. Çocuklar uyanır, yarı uykulu tamam derler, tekrar uykuya dalarlardı. Tırpan çekmekten o çocuk yaşta yorgun düşerlerdi. Tekrar gelir bir daha bir daha “ola oğul de kağın” derdi. Hiç sert ve kırıcı bir sözü olmazdı.
Çok kıyaktı torunlarına. Onları çok severdi. Dilinden duayi hiç düşürmezdi. Bir sefer yirmi kadar yumurtayı yağda pişirerek (kayğana) yedirmişti. Anneleri bu kadar yumurtayı bir seferde kıyamazdı. Ama Pambuk nine için; torunları olunca akan sular dururdu. Tavukların kaç günlük yumurtaları bir seferde gitmişti. Eline ne geçerse saklar torunlarına verirdi.
Herkese karşı çok iyilik sever yapısı vardı. Komşularını severdi, komşuları da onu. Hisleri kuvvetliydi, duaları yürektendi.
Namaz sonrası sesli okurdu duaları. Fadime anam, Fatma anam, Ayşe anamızın “yüzü- suyu hürmeti” için derdi hep. Huşu içinde sayardı sayardı. Çok dua ederdi torunlarına.
Hastalara okur, bıçakla kurtların ağzını bağlardı.
“Ğuto” taşları vardı, renk renk. Kutsal taşlardı. Her şekilde büyüklü küçüklü; mavimsi, mor, giri, siyah ve beyaz. Binbir renk karışımı şifalı güzel taşlar. Okur üfler yine el işi boncuklu güzel bir torbaya koyardı. Torbayı da ahşap sandığının en değerli gözüne koyar saklardı. Pamuk nine bu taşları su dolu bir kaba koyar, okuyarak karıştırırdı. Sonra böcek ısırılan yere sürerdi. Arı sokmasına ve böcek ısırmasına iyi geldiği söylenirdi. Mahalle ve köyde bunları alıp götürürler, tekrar getirirlerdi. Pambuk nine ölünce ortadan kayboldu. Nasıl kayboldu bilinmiyor.
Onun duaları sayesinde torunları hep umutlu oldu ve okudular. Telef olmadılar o zorluklarda. Pambuk nine umuttu onlar için. Cennetten düşmüştü sanki yeryüzüne. Nur yüzlüydü. Ramazan ayına o kadar kutsal bir duygu yüklerdi ki, yüreği cennet gibiydi. Tatlı sözleri ile melek gibiydi.
1981 güzünde bir sabah ilk defa uyanamadı. Akşamdan oğlu ile sohbet ederk uyumuştu oysa. O günlerde torunları yanında değildi. Herkes torunlari ile ilgili korkunç bir rüya görüp kalp krizi geçirdiğini söyler oldular.
Ölünce mezarında ışıklar yandığı söylenir.
Bir güzel yüreği vardı içinde, Mevlana gibi, Pir Sultan, Yunus Emre gibi…
Bir halk aşığı, bir ozan gibi türküler söylerdi.
Yaylalar inerken bir türkü düşerdi diline:
” Yayıklar yayıldı, yaylalar deşildi.
Hadi gedecağtur senin şenliğin, senin şenliğin”, derdi.