İnsanlık Halleri / 37

Topu topu beş dakika sürdü konuşma. Bir savunada kesişti yolumuz. İçeri girince:

– Tek başına tutmuşsun demek? Bende yararlanayım sayende. Ama neden daha yukarı çıkmamışsın ki?

Orası çok sıcak, dedi.

– Bari ben çikayım.

Yürüdüm üç basamak yukarı, ters istikamette uzandım sıcacık tahtalara. Kendimi bir pinin (tavuk kümesi) en üst tarında (kümesin en üst bölümü) buldum.

Hemen altımda uzanan genç adama:

– Ne ış yaptığını sordum:

– Bir özel sektörde muhasebeciyim, dedi.

Kısaca hikayesini anlattı: Çok sık gelemiyorum, çünku sol bacağımda sinir yok.

– Yaşını sordum:

– 28, dedi.

Liseyi ve üniversiteyi, uzaktan bitirdiğini, onbir yıldır çalıştığını, yaşam kalitesini artırmak için dört iş değiştirdiğini anlattı. Otuz kilo fazlalığı olunca hızĺı kilo verdığini hatta bu yüzden bir kez salonda bayıldığını söyledi.

– Peki hızlı kilo vermede, seni uyaran olmadı mı?

– Olmadı.

Bu yüzden sol bacağının dizden aşağısını

göstererek burada hiç sinir yok, dedi.

Gözümde gözlükler olmadığı içın loş ışıkta yüzünü tam seçemesemde, çok hoş bir adama benziyordu.

Kum saatı onbeş dakikayı tamamlayınca ben çıkıyorum, dedi. Çıkarken adını sordum, iyi dilekler diledim.

****

Bazı toplumların insanları; katılmadığı bir konuda, bir sorunda hemencecik duygusal tepki veren bir yapıya sahipler. Galiba Türklerin yapısında da bu var. Bunun örneklerini her yerde görebiliyoruz.

Sosyologlar bunu daha iyi analiz edebilirler elbette ama; huzurlu ve dingin toplumlarda ilk tepkide duygu yerine akıl devreye giriyor.

Hele uzun bir süredir yaşam zorluğu yaşayan, kafasında binbir problem taşıyan, problemin çözümü uzun yıllara yayılan bizim gibi toplumlarda dürtüsel ve duygusal ani tepkiler verilmesi, biribirden patlanılması çok yaşanıyor.

Trafikte sürücülerde bunu görüyoruz. Sövüp sayan, el kol hareketleri yapan, hatta sürücü koltuğundan inip kaba kuvvete başvuran, bir anlık duygusal kızgınlıkla insana ķıyan onlarca hikaye görüyor, duyuyor ve okuyoruz.

Kadın cinayetlerinde de öyle, seviyorum diyor, karısını öldürüyor. Çok seviyordum diyor, sevgilisine kaba kuvvet uyguluyor. Hepsi bir anlık duygu patlamasının sonucu.

İnsanın içinde var olan doğal duyguların kızgınlığa dönüşümü; bunu, anında kontrolsüz bir şekilde dışına yansıtması- bir on saniye bekleyip, akĺı devreye sokma bilinci ve alışkanlığı olmadığından kaynaklanıyor. Genelde çoğunluğun seçimleri de böyle; akılla, bilinçle değil, duygusal dürtü ile oluyor.

Gençlerde beğenilme, takdir görme duygusu, onay görme arzusu seçimlerini etkiliyor. Kimbilir yukarıdaki gencin hızlı kilo vermesini tetikleyen de böyle bir onay görme arzusunun şiddetinden mi kaynaklandı? Hızlı kilo verme kararının altında yoğun duygusal bir durum yatıyor.

Aklını kullanan toplumlar, daha huzurlu ve dingin toplumlar oluyor. Kafalarında onlarca sorun birikmiyor. Bilinçlerine uygun, özgürce yaşama istemleri bağlamında bir demokrasi kurabiliyorlar. Var olan sorunların altında ezilip kalmıyorlar. Çözülemeyen sorunların yükünü uzun süre taşımıyorlar.

Böyle olunca duygular insanın içinden birden fırlayıp çıkmıyor. Öfkeye dönüşmüyor. Doğal ve gerçekçi olan duyguları bastırmaya da gelmiyor. Akılla, bilgiye dönüştürüp anlaşılır hale getirmek doğru bir yaklaşım. Bilimsel bir çözüm de bu yaklaşımda saklı. Bunu en iyi Spinoza açıklıyor.

Spinoza’dan bir asır önce yaşamış Montaigne’de kendi üzerinde çalışmış. Kendi içime bakıyorum, demiş. <Ben kemdime doğru gidiyorum, siz nereye giderseniz gidin> dercesine. Tabii böyle bir sözü yok ama, buna benzer çok sözu var:

“Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim yok zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki söylemeye zor varıyor dilim” diyor.

Kendi içine doğru yolculuğu ne kadar çok önemsiyor. Bakar mısınız tümceye; ne kadar da doğal? Senin benim gibi, sıradan bir insan. Herkes gibi. Ama dünya çapında ünlü. 16.yüzyılda yaşayan bir düşün insanı Montaigne: Kendi içine yolculuk yapanların en önemlilerinden.

Spinoza’da, duygular üzerinde çok düşünen bir filozof. Felsefesi duygularla dolu. Duygular insanin içinde doğal olarak vardır, maddi fiziki varlığından ayıramazsın, demiş. Burada kendisinden bir asır önce yaşamış Descartes’ ten ayrılıyor. Ethica kitabında bol bol duyguları işlemiş te, işlemiş.

Duyguları anlamlandırmada ve olumlu güce dönüştürme konusunda oldukça başarılı olmuş insanlardan biri de Avusturyalı psikiyatr Viktor E. Frankl olduğunu söyleyebilirim.

Ikinci Dünya Savaşı sırasında Ausschwitz toplama kampında çektiği acı dolu duyguları güce dönüştürme sayesinde hayatta kalma başarısını göstermiş.Tabi bu başarıda kırklı yaşların başlarındaki genç bir bilim insanının psikiyatr olmasının payı yüksek. Bunu “İnsanın Anlam Arayışı” kitabında çok anlamlı ifadelerle anlatır.

20.y.y’ın başlarında bireysel psikolojinin en büyük mimarlarından biri de Alfred Adler. Felsefeci düşünür Spinoza gibi duyguları parçalara bölüp incelemese de insanlık için oldukça önemli yaklaşımlar ortaya koymuş.

Adler: Ödülü de, cezayı da, hatta öfkeyi de reddeder. Duygular eylemlerimize eşlik eden unsurlardır, der.

Işte 17.y.y’ da Spinoza bunu derinlemesine analiz ediyor: Duyguların gizli gücu vardır. Seni ele geçirirse kötüdür, dercesine…

Sonuç olarak; duygularını aklınla yoğurmak, altındaki nedenlerini gün yüzüne çıkarıp, tanımlamak, anlaşılır kılmak en güzel yoldur.

Huzurlu yaşam; sağlıklı bir vücut ile dingin ve doğal duyguların simbiyotik, bütünleşik uyumunda saklıdır.