İnsanlık Halleri / 32

45 yıl önce Doğu Karadeniz’in en ücra bir dağ köyünden tek başına çıktı yola. 11 Eylül 1980 yılında bir Perşembe günü otobüsle vardı İstanbul’a.

17 yaşında çocuk sayılırdı daha. Yol varmaz, araba gitmez küçük bir mahallenin ilkokulunu, küçük bir ilçede de ortaokulu ve liseyi bitirmişti. Şaşkındı: Bu kadar büyük bir şehirle karşılaşınca.

Gültepe’de son durakta kirada oturan halasının evinde misafir oldu ilk gece. Üniversiteyi kazanmış, sabah erkenden gidip okula kayıt yaptıracaktı. Sabah 07:00 sularında uyanınca halasını gördü ayakta. Bir kız bir erkek iki çocukları vardı o yıllarda. Çocuklar daha çok küçüktü. Polis olan halasının eşi erkenden işe gitmişti. Siyah- beyaz tüplü televizyon, güne henüz açılmamıştı.

Günlerden Cuma, gündemde ne var henuz bilinmiyordu. Küçük çocuklar dışarı çıkıp, fırından gidip ekmek alamazlardı. Kahvaltı için zorunlu olarak ekmek alma görevi Ahmet’e düştü.

Ahmet bir yıl önce köyun iki bin rakımlı yaylalarında öküz çobanı olmuş, biraz para biriktirmişti. Bu para ile Ankara’da Arı dersanesine kayıt yaptırmış, para ancak iki ay yetmişti. Para bitti, kursta kısa sürede bitmiş oldu. Bu emeğin sonucuyla başladı İstanbul yolculuğu. Bir umut, bir hayal peşinde koşan bir erkek çocuk- büyük, kalabalik bir şehirde üniversiteli olmuştu.

– Fırından iki ekmek al gel, demişti halası. Fırının yolunu tarif te etti.

– Tamam, dedi Ahmet. Hemen alıp dönecekti eve. Ama dönemedi bir daha.

O gecede dönmedi, ertesi gece de. Kalabalık bir koğuşta demir ranzada buldu kendini. Dört gün, beş gece geçirdi orda. İlk aklına gelen düşünce, o kadar emek boşa mı gitti yoksa?

Ya okula kayıt süresi geçerse? Bütün düsüncesi bu oldu. Onbeş günlük sürenin yarısı geçmişti bile. Bir hafta içinde kazandığı mühendislik okuluna kayıt yaptırmalıydı…Ahh nasıl talihti böyle? Sordu durdu kendi kendine.

Yoksa büyükşehir yutmuşmuydu içine.

Düşündü durdu geceler boyu- ya kayıt zamanı geçerse, kayıt yapamasam okula…Orhan Veli Kınık şiirindeki gibi tek başına:

“İstanbul’ da Boğaziçi’nde,

Bir fakir Orhan Veli’yim;

Veli’nin oğluyum,

Tarifsiz kederler içinde.”

Liseyi bitirdiği yıl üniversiteyi kazanamamıştı. Anarşi vardı memlekette. Derslerin çoğu boş geçerdi. Bir tane test kitabi ancak vardı. Maddi imkanı da yoktu. Ama bu nasıl olacaktı? Sadece keskin bir hayali vardi. Üniversiteyi kazanıp okuyacaktı.

Dershaneye gidebilmek için 1979 yılı yaz aylarında yaylada köye öküz çobanı durmak için aday oldu. Inek çobanlığından biraz daha fazlaydı parası.

Seksen gün otlattı köyün öküzlerini o yaşta. Üç çoban arkadaş, gece- gündüz yirmidört saat yüzelli çift öküzün başında. Gündüz otlaklarda Cincirop’larda, gece çevresi açık bir ağılda. Ya çalınırsa gece birilerince. Yaylardan uzak dik bir yamacin eteğinde. Yorulan öküzler yattılar geviş getirdiler, sabahlara dek. Ahmet yorulsa da yılmadı, yaylalar inene kadar sürdü çobanlığı. O dağlarda koşturdu durdu.

Üç arkadaş öküz ağılının orta merkezinde taştan yapılmış bir koğta uyurlardı dönüşümlü. Onlara emanetti bir köyün en değerli hayvanları. Bu düşünce ile sabahlarlardı geceleri…

Yaylalara ilkbaharda çıkılır- sonbaharda inilirdi. Fakirlerin bir, zenginlerin iki, bazende üç öküz arabası koşulurdu. Üç aylık yüklükler ( eşya) bu arabalara konulurdu. Ağaçtan yapılmış mazıların acı acı çırlayan, kulakları tırmalayan sesleriyle hep yokuş yukarı peş peşe(ardı sıra) dizilirdi arabalar. Bu görevi de hep öküzler üstlenirdi. Bunun yanında, kara sabana koşulan, iki tekerlekli araba ile ot- sap getirilen, gemiyle* harman dövülen: bütün köyün en kıymetli işlerini bu öküzler yapardı. Bunların hepsi de üç çobana emanetti. Hepsi aklına geldi Ahmet’ in, düşündü geceler boyu. Şimdi bir ranzada sırtüstü- ya okula kayıt zamanı geçerse?

Anasından emdiği süt gibi helal kazandığı paranın hepsini iki aylık dershaneye verdi. Sonunda istediği bir mühendislik okulunu kazandı. Ama şimdi ya kayıt yaptıramazsa? Eve ne söyleyecekti…

O yüksek dağlarda dile kolay seksen gün sürmüştü çobanlığı.Yağmurda, rüzgarda, boranda, fırtınada ne günler çekmişti. Şimdi ranzada ezik- büzüktü. Emekleri gözünün önünden bir şerit gibi geçti.

Şimdi bilmeden çıkmışsın sokağa, ne bilesin yasak olduğunu.12 Eylül darbesi olmuş, ekmek bile almaya yasak konmuş. Sorgusuz sualsiz, aldı götürdüler Hastal’ a. Okula ya kayıt zamanı geçerse, bir yılın emeği boşa giderse…

Polis olan halasının eşi, beş gün sonra buldu onu Hastal’da. Bir muazzaf komutundan yardım istemişler, çıkardılar dışarı. Son gün gitti kaydoldu okula.

* Altı taşlı, iki parçalı tahtadan yapılmış, bir çift öküzle veya at/atlar çekilen harman(buğda, arpa sapı) dövmede kullanılıp, saman haline getirmeyi sağlayan bir alet)

Not: Gerçek bir hikaye resmedilmiştir. Sadece isim değişmiştir.