Dün akşam üzeri Saat 17: 30 sularında yollarına küçük dikdörtgen şeklinde kilit taş döşenmış bir parkta oturup cep telefonundan gazete köşe yazılarını okurken, yolun kenarında asılı duran çöp kutusuna bir el uzandi. Parmakları ile içini kurcaladı. Küçük bir teneke kutu buldu, sağa sola çevirdi elindeki büyük poşete koydu. Önümden ilerledi gitti, ilerde yerdeki çöp bidonlarını da karıştırdı.
Üstünde uzun kollu kareli bir gömlek, ayağında eskimiş siyah spor bir ayakkabı, açık renkli keton pantolon giymiş, yaklaşık altmış yaşlarında biri. Kirli bir sakalı vardı. Dilenciye benzer bir tarzı yoktu. Sakın bir şekilde, bir şeyler arıyordu. İçim cız etti. İletişim kursaydım anlatırmıydı?
Kimdi? Kimseden bir şey dilenmiyordu? İlk defa görüyordum. Neden çöpleri karıştırıyordu? Onlarca soru içimi kemirdi.
O esnada telefonda okuduğum yazıdan koptum, düşünceler yerini duygulara bıraktı.
Vicdanım örselendi. Hayalim aldı başını gitti uzaklara. Biz nasıl bu hale geldik böyle? Kendi kendime sordum- düşünce ve duyguları kendi içimde yoğurdum. Ruhuma acı düşürdüm.
Bu ruh halinde; 15 dakika sonra orta boylu bir bey daha geldi arkadan. İki tekerlekli pazar arabasına benzer bir araba çekiyordu arkasından. O da gelip az önceki çöp kutusuna baktı, içinde bir şey göremedi, sonra çeke çeke arabası ile ilerledi. Ses çıkarıyordu tekerlekleri taşlarda. Çık çık ediyordu, bakakaldım arkasından. O da bir şeyler arıyordu.
Bir taraftan köşe yazısına bakarken, bir taraftan olan- biten usuma takılıyordu. Bu toplum zaman tünelinde nasıl ilerliyordu? Düşünceler dalga dalga belleğimde yayılıyordu.
12 Eylül 1980 yılında Türk Demokrasisine indirilen darbeden sonra 45 yıl geçmişti. Kırkbeş yılda halkın yaşam biçiminde neler değişmişti? Bu kadar mı derin yoksulluk işledi insanların içine- gerçekten Cumhuriyet böyle bir rejim miydi?
Yarım saat geçmemisti ki; tekrar geri geldi o ilk gördüğüm bey. Göz ucuyla yeniden takip ettim, aynı çöp kutusuna yeniden baktı. Bu sefer birşey göremedi, baktı geçti. Asılı diğer çöp kutularında da tek tek baktı. Bir şeyler bulamadı.
Kalktım yetiştim arkasından.
– Nasılsın, dedim.
Şaşırdı, böyle bir şey beklemediği belliydi.
– Ne arıyorsun ki?
Sıcak tümcellerle, yanındayım mesajı verdim, yargılamadan. Kendini kapatmasın istedim.
– Boş teneke kutusu topluyorum. Satıp para kazanmaya çalışıyorum, dedi.
Dünyanın bütün yükü üzerinde gibiydi.
– Emekli misin?
– Yok, dedi.
– Yanlış anlamasan, bunu vermek isterim.
Yanımdaki bütün parayı, eline tutuşturdum. Çok bir para değildi. Çok bir para zaten kimde var ki?
****
Dört yıl önce taşındığım mahalle ortadireği temsil eden insanların yaşadığı merkez gibiydi. Okumuşların, işi olanların veya iş sahibi olanların bir araya geldikleri bir mahalle. Kafeler, eğlence, dinlence mekanları albenisi yüksek bir bulvarın her iki tarafında sıra sıra dizilmiş.
Görselliğe de önem veren lüks mağazaların ışıkları bir başka yanardı bu bulvarda. Mekanlara girenler, çıkanlar, yoğunluktan kaynardı. Şimdi nerde öyle bir canlilik? Seyrekleşti tüm alanlar. Somurtkan yüzler, gülümseyemeyen gözler.Tenha sokaklar. Moliere; “İnsan, güldüğü kadar insandır,” demiş. Sizde çevrenize bakınız- eğlenen, gülen insanlar oransal olarak ne kadar azalmış.
Mahallede dört yıl içinde birçok göç yaşandı. Bir yerden bir yere taşınanlar, ev sahibi ile anlaşamayanlar, gelenler, gidenler, kiralık ve satılık evler nasıl çoğaldı.
Dilencilik, hırsızlık farkedilecek bir oranda arttı.
Daha önce kiracı olarak taşındığım evin bodrum katına, merdivene zincirle bağlayıp kilitlediğım bir dağ bisikletimi koydum. Bir gün baktım, zinciri koparılıp alınmış. Peşine bile düşmedim. Düşsem nerde bulacağım ki?
Kiracı olarak kaldığım dördüncü kattaki evin girişinden güzel bir spor ayakkabım da gitti.
Eskiden apartmanlarda günlük giyilen tüm ayakkabılar kapı önlerinde estetik bir ayakkabı dolabına koyulurdu. Şimdi moden yaşam biçimine uygun olarak hiç bir ayakkabı dışarıda bırakılmıyor. Bu bir moda mı, yoksa çalınma korkusu mu bilemiyorum.
Günümüzde her gün onlarca kadın cinayetleri, şiddet vakaları vd. yaşanıyor: Toplumun huzur içinde birlikte yaşama kültürü erozyona uğruyor. Herkes görsel ve yazılı basından, sosyal medya platformlarından bütün bu durumları okuyor, duyuyor, öğreniyor.
Özgürce yaşama dair bir dünya özlemi silikleşiyor. “Düşünce hürriyeti, ruhun hayatıdır” demiş Voltaire. Düşünce ve ifade özgürlüğü olmasa insan ruhu nasıl huzur bulur ki?
Insanoğlunun en önemli değerleri, içindeki neşesi ve coşkusudur. Gülümseyen gözleri, yarına olan umutları, beden ve ruh sağlığıdır. Bu kavramlar mutluluğun da özüdür.
Friedrich Schiller de; “Mutlu çocuk, beşik nasılda büyük geliyor sana, büyüde bak bakalım dünya nasıl dar geliyor sana” demiş. Schiller zamanında mutlu çocuğa, büyüyünce dünya dar gelsede 21.y.y.da artık mutlu çocuklar büyüyünce, dünya artık dar gelmemelidir.
21. y.y.da yetişmese de sonraki yüzyılların birinde insanlık mutlaka mutlu ve huzurlu yaşama olanağına kavuşacak şekilde evrimleşecektir.