İnsanlık Halleri / 29

Sabahin erken saatinde merdivenleri ağır ağır çıkarcasına tartan zeminli yürüyüş yoluna adımını attı. Arkadan bağlı topuzlu uzun saçlarıyla, hoş bir görünüme sahip genç bir adamdı. İlk defa görüyordum.

Üç metre genişlikte tartan zeminin dış kenarlarında, ayrıca birbuçuk metre eninde küçük dikdörtgen şeklinde desenli kalıp taşlar döşenmış, estetik bir görünüme kavuşturulmuştu.

Genç adama yaklaşınca takıldım:

Döşenmiş taşlar üzerinde eli yaşlarında, kaslı uzun bacaklarıyla koşan iki beyi elimle işaret ederek, sende onlara takılmak istermiydin diye sordum.

– Artık koşamıyorum. Askeri sınavlara hazırlanırken sakatlandım. Bir saniye ile elendim.

– Bir daha girmedin mi?

– Olmadı. Zaten yaşım da geçti.

– Kaç yaşındasın?

– 22, dedi. 20 yaşından sonra almıyorlar.

– Peki, şimdi ne iş yapıyorsun?

– Sosyoloji bölümü okuyorum. İkinci sınıftayım.

Harp okuluna girmeyi çok istedim. Hayalim idi. Doktor: Lif kopukluğu yok, dedi. Bir şey de bulamadı; ama yinede ağrı çekiyorum.

Enerjisi düşüktü, yavas yürüyordu. Sevdiği mesleği yapmak istemiş, kendini bir başka bölümde bulmuştu.

Sosyoloji de iyi bir bölüm, dünyayı anlama, yorum yapma, düşünme ve muhakeme yeteneğin gelişir dedim; vedalaşıp, ilerledim.

xxxx

Elips şeklinde tartan zeminli yürüyüş yolunda, sabahın erken saatında her yaştan kadın ve erkek; ikişerli, üçerli, bazen de dörtlü gruplar halinde yürüyorlar. Arada hızlı bir şekilde tek yürüyende görülüyor.

Ara sıra analı kızlı iki genç kadın oldukça iyi koşuyorlar, ince ve formdalar. Uzun saçlı ellili yaşlardaki beyi de sık görüyorum. Maraton da koştuğunu biliyorum. Dışarı da gidiyor, bacak kasları çok belirgin bir şekilde güçlü, emeğinin karşılığını almış, belli. Yanında değişerek koşan birkaç kişi de var.

Yanımızdan koşarak geçenlerin genelde sohbetleri spor üzerine, diğer yürüyen gruplar ülkenin durumundan, hayat pahalılığından, günlük geçim zorluklarindan, özel hayalarından bahsediyorlar. Arkadan gelip yetişince yanlış anlamasınlar diye, günaydın der, koşarak geçerim yanlarından. Arkadan gelenlerin, öndekilerin sohbetini dinlemesini hoş görmem. Yetişince daha da hızlanıp, çabucak geçmek daha guzel bence. Bazen, yetişince bir süre arkalarından yürüyenleri görüyorum da, hiç etik ve şık gelmiyor bana.

Grup halinde yürüyenlerin hızlı olanla, yavaş olanın temposu bir süre sonra eşitleniyor, ortalama bir hızda denge kendiliğinden kuruluyor.

“Her gün koşmak, benim için yaşam çizgisi gibiydi. İşlerim yoğun diye gevşeyemez, bırakamazdım, diyor Haruki Murakami*.

Dünyanın en büyük edebiyatçılarindan biri. 56 yaşlarına kadar koşmuş, dünyanın birçok ülkesinde 42 km. maraton yarışmalarına katılmış, koşarak yazmış, koştukça daha çok yazmış, ünlü bir yazar olmuş.

En sevdiğim düşüncelerinden birini de buraya almak isterim: “Okullarda bizim öğrendiğimiz en önemli sey, en önemli şeylerin okullarda öğrenilemeyeceği gerçeğidir.”

Dağın zirvelerine görev gereği gidince 14 yıl sürdürdüğüm koşu disiplinim böylece yürüyüşe evrildi. Murakami gibi sürdüremeyince yazarlığımda suya düştü:). Bu yazılarda demek ki; koşmalardan kalan emeklemeler olsa gerek:).

Doğa yürüyüşlerine de merak sardik, dağların zirvelerinde, dağ- bayır orman demeden üst zona çıktık. Açıklık, taşlık alanlarda yürüdük, yürüdük.

Bu tarz ve düzen; ilçe protokolünun de yılda bir kez bize eşlik etmesini sağladı. Kaymakam Abdülkadir Duran bey, bir kağıda not yazarak pet şişenin içine attı, şişeyi kayalık taşların arasına sakladı.

Notta: “Her kim ki bu notu bula, okuya, gelip kaymakamdan hediyesini ala.” 2013 yılında yazılıp dağın zirvesinde saklanan not bugüne kadar henüz bulunmadı. Aradan 12 yil gecti.

Ünlü yazar Frederic Gros** kitabında, Robert Louis Stevenson’ un bir sözüne de yer verir:

“Yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. İki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız, buna sadece lafta yürüyüş denir, esasında pikniğe çıkmışsınızdır. Yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır, çünkü yürürken özgürlük elzemdir, keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisiniz, ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisiniz.”

Stevenson’un sözlerine katılıyorum. Bende yürüyüşü yalnız yapmayı tercih edenlerdenim. Tempomu, hızımı kendime göre ayarlarım. Hızlı yürüyüşü severim, doğada kulaklık takarak müzik dinlemeyi değil, kuş seslerini hissetmeyi tercih ederim. Arada genç- yaşlı, kadın- erkek demeden küçük sohbetler yapar, iletişime açık olurum. Burada Murakami ile tarzımız farklı: Murakami ben, insanlarla iletişimi iyi olan birisi değilim, diyor (s:157).

Bazen gökyüzünü izler, bazen ağaç dallarının rüzgardaki hışırtısını duymak isterim. Genelde olumlamalar halinde kendime yazdığım yürüyüş marşımi içimden seslendirir, duygu katmayı anlamlı bulurum. Duygu yoğunluklu bütün güzel düşüncelerin evrende mutlaka bir karşılığı vardır, er yada geç etkisi gün yüzüne çıkabilir. Sadece zamanı açık olduğun, olgunluğa ulastığın an gelir.

Friedrich Nietzsche’de*: “Yürürken düşünmek, düşünürken yürümek; sonra da yazmayı kısa mola anına indirgemek, yürüyen bedeni geniş, açık mekanları seyreylerken dinlenmeye bırakmak gibi…” diyor.

Nietzsche’de yürür, başkaları nasıl çalışıyorsa o da öyle yürür, yürürken çalışır, diyor Gros.

“Leman Gölü’ nde günde altı saat yürüyüp ormanların gölgesine dalıyorum. Göknar ormanlarında bolca yürüyorum ve muazzam sohbetler yapıyorum kendimle”, demiş Nietzsche.

Migren ağrıları ileri derecede artınca 1879 Mayıs’ında üniversitedeki hocalığından daha 35 yaşında iken istifa ediyor. On yıl kadar kendini, dağlara, ormanlara atar uzun yürüyüşler yapar, düşünür ve yazar. Günde sekiz saat yalnız başına yürür “Gezgin ve Gölgesi ” kitabini ve en güzel kitaplarını bu on yıl içinde yazar.

Artık Nietzsche çalışmak için yürümek zorundadir. Nietzsche’ nin tam olarak parçası olur yürüyüş.

1886 yılından sonra kronikleşen migren ağrıları artar, istifra krizleri baş gösterir, kısa süre sonra bedeni Nietzsche’ ye ihanet eder. Felç sırtını yavaş yavaş ele geçirir, kendini tekerlekli sandalyede bulur. 1894’ın sonbaharında annesi ve kız kardeşi dışında kimseyi tanıyamaz olur. Artık ışık kalmadı, der.

Nietzsche 25 Ağustos 1900′ de 56 yaşında Weimar’da hayatını kaybeder.

“Mümkün mertebe az oturmali” diyen Nietzsche arkasında onlarca güzel bir eser ve tarihte güzel bir iz bırakır, tarihe kazanır.

*Haruki Murakami, Koşmasaydım Yazamazdım. Yaşayan en büyük edebiyatcilardan biri olarak biliniyor.

** Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi