Bulutlu bir yaz günü, Temmuz sıcaklarına göre biraz serince. Sabahın ilk saatleri güzel bir pazar günü.
Kimsecikler yok sokaklarda, sessiz, herkes uykuda.
Erken kalkmayı seviyorum, güneşle birlikte uyanmayı, doğaya adım atmayı, kuşların seslerine adımlarımla eşlik etmeyi, köpeklerin arasından geçip gitmeyi seviyorum. Sabahın sessizliği harika, dinçlik veriyor insana.
Doğaya uyum sağlamak, tüm canlıların ekosistemi bile bütünleşmek mutluluk katıyor ruha. Yemyeşil çınarlar arasından geçmeyi, çam ağaçlarına dokunmayı, park bahçe ağaçlarının yeşil örtüsü altında yürümeyi seviyorum.
Arada koşarak depar yapmayı, hareketi, sabah coşkusunu, güneşi takip etmeyi, bulutları ve havada süzülen kuşları izlemeyi seviyorum.
Güne neşeyle başlama duysusu veriyor, her gördüğünden ve her duyduğundan güneşin ışınları ile birlikte pozitif bir mesaj süzülüyor insanın içine…
Olumsuz bir dil kullanmıyor gündoğumu sana; moralini bozacak bir hava üflemiyor içine, en güzel mesajlari seçerek alıyorsun bilincine… Çekiyorsun sevgiyle içine…
Yürüdüğüm güzergahta son günlerde beni karşılayan bir köpek var. Ürkek mi ürkek, bir metreden fazla yaklaşmıyor kimseye. Sanırım birileri tarafından dövülmüş, kaçıyor insanlardan.
Uzun bir süredir görüyordum parkta, ordan ora seğirtiyor korkakça. Bazen üç beş köpek bir arada kovalıyor onu; yalnız, çaresiz, zayıflamış iyice.

Arada onu besleyen kadınlar var, ama onlarada pek yaklaşmıyor. Çekingen, korkaklaşmış iyice. Peşinden gidiyorlar yiyecek vermek için, yine de hep kaçıyor.
Canım yanardı bu yalnızlığına, takılırdım arada, ses verirdim sesine. Artık alıştı bana, yürürken peşimden geliyor bu ara, koşunca koşuyor arkamdan. Sevimli mi sevimli aslında.
Fotoğrafını da çektim sizin için, bak ne kadar da tatlı.

Yakından da çekmek istedim, ama bana da yaklaşmadı.

Kuşlarda çıkıyor önüme, bazen konuyorlar yere. Güvercinler renk renk, serçeler var hoplayıp zıplıyorlar, sonra havalanıp gidiyorlar uzaklara. Siyah kargalarda dolaşıyor arada, bir konup bir uçuyorlar özgürce…

Yürümenin felsefesi de var diyor Fredric Gros. Uzun uzun anlatmış kitabında.
Koşmasaydım yazamazdım diyor ünlü Japon yazar Haruki Murakami’de.
Bir bar işletmecisi iken koşuya başlayan Murakami:
“Roman yazmak konusunda bildiklerimin çoğunu yollarda, sabahın erken saatlerinde koşarak öğrendim ” diyor.
Böylece; ” Sabah 05:00 ‘ten önce kalkıp akşam 22:00 ‘den önce yatmak şeklinde, sade ve kurallı bir yaşam başladı” diye açıklıyor.
Pek çok ülke de “koşulu roman yazari” olarak tanınmış Murakami.
Frederic Gros’ ta ” Yürümenin Felsefesi” kitabında Nietzsche’den bahsediyor sayfalarca.
Okuyunca canım yandı Nietzsche’ye.
Basel Üniversitesi’nde filoloji profesörü iken evlilik teklifleri arka arkaya red edilince sosyal hayatı bozulur, baş ağrıları başlıyor. Okuması, yazması, ders vermesi zorlaşıyor. Okuldan bir süre uzak kalıp, sonra ayrılıyor.
Korkunç acılarına derman olsun diye uzun yürüyüşlere başlar. Doğayla iç içe, tırmanır patikalarla dağ, tepe bayır uzun mesafeler alır. Yürür ha yürür. En güzel kitaplarını da bu yürüyüşler esnasında yazar.
Nietzsche çalışmak için yürümek zorundadır, diyor, Gros kitabında.
Hatta ” Nietzsche’ nin tam olarak parçasıdır yürüyüş”.
Yürümenin felsefesi mi olur diyeceksiniz, şimdi. Bende hiç düşünmemiştim bunu. Ta ki bir dostumun böyle bir kitap olduğunu söyleyene kadar. Teşekkürler kendisine.
Demek ki; doğa, çalı- çırpı kaplı patikalar, kayalıklar, taşlıklar, ormanlar, kuşlar, derelerden akan şırıl şırıl sular derinlik katıyor insana. Filoloji profesörunu, bar isletmecisini alıyor dünyasına.
Doğada bilim var, sanat var, özgür ruhlu hissetmek var. İçine enerjisini ve coşkusunu çekiyorsun.
Adımların melodisi ile dolduruyorsun sıcacıkça, ruhunda biriktiriyorsun. Kemiklerin, kasların, vücut esnekliğin, aldığın oksijenin büyüsü ile renkleniyorsun.
Bu muhteşem ekosistemlerin büyüsü ile bütünleşiyorsun.
09.07.2023
Özgen Dursun