İnsanlık Halleri / 17

20 y.y’ in son elli yılında kırsal kesimden kentlere doğru bir akım başladı. Gerek okuyup adam olmak, gerekse iş bulup rahat yaşamak için genç kesim köylerden kopup kentlerin yolunu tuttu.

20.y.y.’ın sonlarından itibaren de alınteri ile topraktan elde edilen mahsulün azalması, girdilerinin artması, kız erkek çocukların gurbet ellere gidip köyle gönül bağlarının kopması sonucunu da beraberinde getirdi. Böylece köyler boşalmaya başladı, bu boşalma halen daha da devam ediyor.

Emeklilerin tekrar köye dönüşleri sadece nostaljik magazinsel hikayeden başka bir şey değildir.

En kötü tarafı, zorunlu nedenlerden dolayı yaşlıların toprakla gönül bağının kopmasıdır. Alıp başlarını çocuklarının peşlerinden gitmeleridir.

Geride yaşanmış hikayeleri ile birlikte, kültürlerini, arkadaşlarını akrabalarını ve dostluklarını bıraktılar. Oysa toprak sadece midelerini doyuran besin sağlamıyordu, ruhlarını da toprakla besliyorlardı.

Arada ziyaretlerine gittiler çocuklarının. O şehirden o şehire dolaştı durdular çocuklarının peşinden. Hepsi ekmek peşinde bir başka şehirde yaşıyorlardı.

xxx

Orta boylu, orta yaşlarda elleri arkasında yavaş adımlarla yürüyordu kaldırımda. Başında kasket sağa sola bakınarak çevreyi kolaçan ediyor gibiydi.

Arkasından yaklaşarak, kaldırımda yanyana gelince hafifçe sağa dönüp yüzüne baktım:

– Ağa ağa dolaşıyorsun, dedim gülümseyerek:).

Oda sola dönerek göz göze gelince:

– Nasıl, inşaatlar güzel oluyor mu dedim.

Altıncı katı çıkılmış, kentsel dönüşümle yapılan inşaata tekrar birlikte baktık.

– Yapılan şeyler iyidir, dedi.

– Burada mı yaşıyorsunuz?

– Hiç buranın adamına mı benziyorum, dedi tatlı diliyle. Sonra devam etti:

Çorumluyum! Hatta Osmancık’ın köylerindenim. Burda iki kızım var, onlara ziyarete geldim. Dört kızım var, ikisi burada, biri İstanbul, biri de İzmir ‘de, dedi. Kışları ben onları görmeye geliyorum, yazları da onlar geliyor.

– Kızları çok uzaklara vermişsin?

– Yok, önce yakındılar, sonra hepsi bir yerlere dağıldı dedi.

Garip mahsun bir tarzı vardı. Büyük şehirde boş boş sokaklarda gezerek zaman geçirmekten mutlu olmadığı belliydi. Hüzünlü bir duruşu vardı.Toprağında yalnızlık duygusu hissetmezken; doğduğu, büyüdüğü, bir ömür sürdürdüğü köyünden uzakta, kültüründen ve geçmiş bağlarından kopuk gurbet ellerde yalnızlık duygusu yaşadığı sesinin renginden, bedeninin dilinden okunuyordu.

İyi dilekler dileyerek ayrıldım

2024 yılında TDK tarafından yılın “kalabalıkta yalnızlık” yılın en önemli sözcükleri seçilmiş.

21.y.y.’ın ilk çeyreğinde de insan ister köyde olsun ister şehirde, insan ruhunu örseleyen etkenler büyüdü, katlandı, duyguları hırpalandı. Yüreği sızladı, düşüncelerini alt-üst etti, bir sarmal içinde rüzgarla savrulan saman çöpleri gibi ordan oraya dağıldı. Buna eklenen ekonomik zorluklar, ruhuna kadar işleyen sonu gelmeyen borçlar, alım gücünün iyice azalması, asgari ücretin açlık sınırın da altına düşmesi insanı iyice sosyal yaşamdan uzaklaştırdı. Yalnızlaştıkça yalnızlaştırdı.

××××

Eskiden köylerde insanlar hep bir arada geniş bir aile şeklinde yaşardı. Dede, nine, oğul, kız, torun hep birlikte bir çatı altında; tarlada, tapanda, ekinde, çayırda, hep bir arada. Her birinin aile içinde iş bölümü şeklinde vazifeleri vardı. Sevgi ve saygı ile hürmet gösterilirdi büyüklere. En yaşlı olan dedenin sözü geçerdi, aile büyüğü diye, en son sözü o söylerdi. Karınca kararınca çalışılır, birlik ve dirlik içinde kışa hazırlık yapılır. Meşakkatli elde edilen kışlıklar ağız lezzeti ile yenirdi. Akşam cümbür cemaat tüm aile fertleri bir arada daha şen olur, yere kurulan sofralarda günün yorgunluğu atılır. Herkesin ruh sağlığı daha iyi olurdu, bütün çocuklar ahlaklı, terbiyeli, saygılı, huzur içinde büyürdü.

Kimse komşusunun tavuğuna kiş demezdi. Adalet ve hukuk kuralları ruhun, vicdanın ve aile terbiyesinin süzgecinden geçerdi. Erdemli, onurlu, dürüst insan olmak, doğal yaşamın doğasında vardı. Azıcık aşları, dertsiz tasasız başları, herkesin içinde güzel bir dünya hayalleri vardı. Yalnızlık duygusu çekilmezdi. Ruhlarına kadar dert inmezdi. Stres nedir yaşanmaz, yaşansa da toprağa karışıp giderdi. Bağışıklık sistemleri güçlü, sağlıkları iyi, çocukları gürbüz olurdu. Herkes sabah erkenden bağa, bahceye, tarlaya gider, akşam eve yorgunda gelse neşe içinde dönerdi. Hareket etmenin, üretime katılmanın doğayla başbaşa kalmanın hoş bir tarafı vardı. Kıt kanaat geçim olsa da akşam yine de şenlenirdi bütün evler beş numara gaz lambasında. Bacalar tüterdi her bir hanede. Toprak pileki de pişerdi arpa ekmeği, saç sobasında pişerdi aşı yemeği.

xxx

Devlet dairesinde işimi bitirdikten sonra, aynı yoldan geri dönerken, Çorum’ lu vatandaşla birlikte baktığımız inşaatın bahçesinin güvenlik çitlerini sağlamlaştıran bir ustaya gözüm ilişti. İletişim kurunca:

– Bu inşaatta kalıp ustayım. Güvenlik açısından bu demir çitleri sağlamlaştırıyorum. İnşaat alanına çoluk çocuk kimse girmesin, dedi.

İnşaat hakkında da biraz bilgi verdikten sonra:

– Keşke patron olsaydınız, bu inşaat senin olurdu, diye takıldım.

– Yok istemem, o tarafa kim götürmüş ki, diyerek hikayesini ayaküstü özetledi.

Samsun Vezirköpru’lü olduğunu, iki oğlu olduğunu, çocuklarının Bursa’ ya okumaya gelmeleri üzerine, peşlerinden geldiklerini anlattı. Ama okumadıklarını söyledi.

– Beş ay önce bir fabrikada çalışıyordum, 25.000 tl.veriyorlardı, kime yeter ki?

– Bende fabrikadan çıkıp buraya girdim.

Makina ve inşaat işleri ile ilgili çalışmalarından bahsetti, ilgiyle dinledim. Biraz da Vezirköpru’ den söz etti. Köylerini anlattı, Kunduz ormanlarını. Özlem duygularıyla, bir hayal peşinde gelmiş buralara. Kalabalıkta yalnızlık her yerde.