Çok sevdim bu kitap başlığını. ” Yürümenin Felsefesi”. Okunuşu da güzel, seslenişi de. Peki sizce?
Düşündürücü bir ivme kazandırıyor insanın ruhuna, derinlik katıyor hayallerine.
Bir tarih gibi süzülüyor, yürünen yollardan yeniden düşüyor insanın belleğine. Duygu yüklü hikayeler, acısı ve ıstırabı dolu çocukluklar, gençlikte yaşanan umutlar, çabalar, kararlar, insanlıklar, gerçekler bir bir sıralanıyor. Yaşamın getirdikleri şerit gibi geçiyor insanın gözünün önünden.
Yaşanılan sevinçler, mutluluklar….Yoğuran, koşulların pişirdiği bir hayat; öğrettiği, istikamet çizdiği hikayeler… Süzülüyor sonsuzca, belleğinle bütünleşerek yeniden canlanıyor, solmadan.
“Yürümek insana kâr değil fayda sağlar” diyor David Henry Thoreau.
“Yürüyüş sırasında insanı serseme çeviren dünyalık dertlerin kuşatmasından, zevzeklerin bıkkınlık verici boşboğazlıklarından kurtarır, ” diyor Thoreau.
1817’de Temmuz ayında Massachusetts eyaletinde doğmuş, sonradan ismini Henry David Thoreau olarak değiştirmiş.
Harita mühendisi, yazar, filozof, şair, tarihçi olarak 1862’de 45 yaşında tüberkülozdan ölmüş.
O genç yaşta bile, “kâr takıntısından kaynaklanan rekabeti ve maden servetlerinin iştahı kabartan yaklaşımlarıyla, doğanın yağmalanacağını öngörüyor”.
Ve şu ilkeyi savunuyor:
“Herhangi bir eylemin ne kazandıracağı değil, bu eylemin gerçek hayattan neyi alıp götüreceği sorgulanmalıdır,” diyor.
Arkasından şunu ekliyor:
“Bir şeyin maliyeti aslında, ister derhal, ister uzun vadede olsun, hayatta neye mâl olduğuyla ölçülür”.
Emerson’un Walden Gölü yakınındaki bir arazisine bir kulübe inşa eder. Gölün kıyısında bol bol yürüyüşler yapar, iki sene doğayla başbaşa kalır. Köleliğe karşı savaşır.
“Ah! Soluduğumuz havayla sarhoş olabilmek,” diye yazar kitaplarında Thoreau.
Emerson, Thoreau’nun yazmaya, yürümek kadar zaman ayırdığını, söyler.
“Kitapların amacı yasamayi öğretmek değil, içimizde yaşama, başka türlü yaşama isteği uyandırmaktır,” diyor Thoreau. Bu tümcesini de çok sevdim filozofun.
×××
Hanlı köyünün çamurlu yollarını geçmiş, iniş başlamıştı yağmurlarda şahlanan dere boyuna doğru, bir tarafta güney sert kayalıklar, yer yer çalılarla kaplı dik yamaçlar, bir tarafta engebeli araziler, çayırlıklar, otlaklar, ekilen tarlalar.
Yürüyen, okula giden çocuklar. İçinde liseye giden de vardı, ortaokula da. Uzundu yolları, taşıt yoktu, yorucuydu yolculukları.
İlçeye 17 km. uzaklıkta idi köyleri. Hafta sonu ancak gelirlerdi arada, dağ köyündeki evlerine. Çamaşırları değişecek, ekmek, erzak götüreceklerdi elleriyle; dağ, taş, dere- tepe aşacaklardı o incecik bacaklarıyla.
Yer yer patika yollardan, yer yer öküz arabası sığan, inişli- çıkışlı çamurlu toprak yollardan yürürlerdi ilçeye doğru.
Yükleri ekmek, bir sitil yoğurt, beş on yumurta, biraz tereyağı, birazı satılık, birazı yemelik olurdu kendilerine. Bir haftalık azıkları vardı ellerinde, sırtlarında pileki taşlarında pişen tekerlek gibi arpa unundan yapılmış poğaçaları.
Ahh çocuklar, hepsi de küçüktüler.
Köpekler sarardı köylerden geçerken bunları.
Ellerinde sopaları. Korkmamaları gerekirdi. Yoksa okuyamazlardı, bir daha geçemezlerdı bu köylerden korkularından. Umutları ölürdü, büyüyüp adam olamazlardı.
Korkusuzluğu öğrenirlerdi bu küçük yaşta.
Saldırgan, ısıracak kadar sokulan bu köpeklere karşı direngen dururlardı hepsi.
Bilirlerdi, köpekler korkanların üzerine gelirdi.
Anlardı korkanları köpekler, hissederlerdi. Zorlu hayata karşı ayakta kalmalıydı, umudu olan çocuklar.
Köpekler bile saptıramazdı onları yollarından.
Önlerini de sarsalar, yürüyüp giderlerdi durmadan. Havlarlardı peşlerinden, tutmaya çalışırlardı paçalarından.
Direnirlerdi, her seferinde güvenli yolculuğu başaranlardan olurlardı yeniden.
Hedefleri uğruna hiç umutsuzluğa düşmezlerdi, küçükken bu zorlukları yaşayan çocuklar.
Yine de güle – eğlene üç saat kadar sürerdi bu yürüyüşleri.
Sonunda ulaşırlardı bir odalı, rutubetli, bodrum gibi bir yere, eskimiş köhne kiralık evlerine.
Tek seçenekti adam olmak, yoksa çok daha sefillikler çekerlerdi, o zegan dağ köylerinde, zordu yaşamak.
Hanlı köyünü geçince tam sırtın başında, uzakta eski bir ahşap köprü görülürdü.
Köprüden geçince çok seyrek traktörlerle karşılaşırdın ilçeye doğru. Binecek paran da yoktu. Onun için sağ yamaçta kıvrılan inişli- çıkışlı patika yollardan gidilirdi çoğunlukla.
Çıkınca tekrar yokuşun başına, bir kaç ev vardı yolun altında. İşte o arada bir söz geçti öğrenciler arasında.
Nasıl açıldı bilinmez, sıgara içen büyükler vardı aramızda(sıgara sağlığa zararlıdır biline):
– Büyüyünce ben sıgara içmeyecegim,
– Pehlül’e, defterini de çıkar, imza atacağım dedi biri.
Aynen şu cümleyi yazdı:
” Ben büyüyünce sıgara içmeyeceğim”.
Defterine imzasını attı daha onuç yaşında.
İşte gerçekten yürümenin felsefesi bu düşüncede.
Bir dağ çocuğu, doğru dürüst şehir görmeden bir ilçeden çıktı yola, okumak için 18 yaşında gitti Istanbul’ lara.
O imzası kaldı geride, Pehlül’ün defterinde.
Nasıl bir inançla imzalandı ki, unutmadı bir daha.
Kimse alıştıramadı onu sigaraya. Üniversitede bile.
Defter kaybolmuş olsa da; etkisi de sürüyor hala…
Ne kadar yıl geçse de:)
17.07.2023
Özgen Dursun
Yararlanılan Kaynak
Frederic Gros, yürümenin felsefesi. Sayfa:82-85