İnsanlık Haalleri / 19

“Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka bir işim yok zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki söylemeye zor varıyor dilim. Sağlam oturaklı neyim var?

Her an sendeleyip düşebilirim. Gözlerim bir şöyle görüyor, bir böyle. Açken başka adamım sanki, yemekten sonra başka. Keyfim yerindeyse, hava da güzelse kötü kişi değilim: Ama bir nasır canımı yakmayagörsün, asık suratlı, aksi, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum.

Aynı atın yürüyüşü bir rahat gelir bana, bir rahatsız; aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa; aynı biçim bir hoşuma gider, bir zıddıma. Bir gün her işe yatkınım, bir başka gün hiçbir şey gelmez elimden. Bugün sevindiğim şeye yarın üzülebilirim. İçimde durmadan değişen, ele avuca sığmayan bir sürü duygu.

Kara kara düşünceler, derken bir öfke; ağlamaklı bir haldeyken, birdenbire taşkın bir sevinç. Kitapları karıştırırken bakarım, dün içinde türlü güzellikler bulduğum, okudukça coştuğum bir yer bugün bir şey demez olmuş bana: Eviririm, çeviririm, orasını burasını okurum, nafile: O sayfalar boşalmış, yabancılaşmıştır artık benim için.

Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum düşündüğüm şeyleri bulamam. Burada ne demek istemiştim acaba derim; değiştiririm çok defa ve kaybettiğim ilk anlamın yerine ondan değersiz bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider bir gelirim: düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni; bir o yana, bir bu yana yalpalıyor, gelişigüzel.”

xxx

Sabır gösterip bu yazıyı sonuna kadar okuyanlar, ne kadar içtenlikli bir yazı derler. Bu nasıl egosunu aşmış bir insan böyle diye iç geçirirler.

Gurur yapmadan bu kadar açıklıkla yazmış kendini. Belkide sıradan biri sanır kimi, anlayanda olur bu yazının kime ait olduğunu.

Yaklaşık 450 yıl öncesinden günümüze kadar gelmiş tümceler; iç dünyanın sözcüklere yansıması.

Doğal, sıcak yüreğin duygularla harmanlanmış hali. İçten, duru, samimi bir duygu ile insanın içine tutulan projeksiyon.

Kendini uluorta bir hasırla güneşe yayılan buğday ve mısır taneleri gibi, insanlığa yayılan sözcükler, duygu ve düşünceler.

Kolay değil bu kadar alçak gönüllü yaklaşımlar.

Belki de bu yüzdendir dünyanın her tarafında en çok okunuyor Montaigne. 16. yüzyılda 1580’ler de yazmış denemelerini.

Hukuk okuduğu, yargıçlık yaptığı, saraylarda bulunduğu halde, aristokrat olmasına rağmen bırakmış her şeyi, çekilmiş babadan kalma şatosuna okumuş ve sadece yazmış. İşi kendisi olmuş.

Şimdi ise onu okumak herkesin işi olmuş.