Annesi arkasindan seslendi.
– Sitili unuttunuz oğlum, gelde al dedi.
Ahmet geri dönüp boş kalan eline bir sitil dolu yoğurdu da aldı.
1976 yılı ekim ayının ilk günleriydi. Yüksek yaylalardan inilmis, kışlalarda inek çobanlığı başlamıştı.
Okulların açılması ile birlikte Savsat’in Armutlu mahallesinde yaşayan iki halasınin eşlerinin yakini olan iki katli bir evin alt katinda bir göz ev kiralanamıştı. Artık sekiz ay kadar okullar tatile girene kadar iki kardeş tek göz küçük bir odada kalıp, okuyacaklardi.
Alt kat taş duvardan yapılmış, bahçeye bakan bir pencere, yine bahceye açılan eski bir ahsap kapi, 25 metrekareyi geçmeyen büyüklükte, içinde iki adat sabit ahşap sedir (soku) olan küçük bir göz oda idi. Tuvaleti dışarda evin bir köşesindeydi. Zemine döşenen tahtalarda eskimişti. Burasi ev sahiplerince çok kullanilmadigi belliydi. Zaten çok az paraya hatırla tutulmuştu.
Kasım ayının sonlarında; havaların soğuması ile birlikte köyden getirilen bir römork meyve odunu ile bahara ancak çikilirdi. Bir saç soba; ısıtma, ekmek ve yemek yapımında kullanılırdı.
Iki kardeş bir göz odada sekiz ay kalip okuyacaklardı. Ders çalışacaklar ve hayata hazirlanacaklardi.
Doğru dürüst yolu olmayan köyden, odun getirilmeden nineleri yemek yapmak için gelemezdi. Nineleri iyice de yaşlanmıştı artik. Torunlarını çok sever, onlara çok dua eder, dilinden dua düşmezdi hiç. Zor koşullarda ileri yaşına rağmen onlara sahiplik ederdi köyden gelip.
Okullar açılmış ama kaldıkları evde hiçbir yiyecek yoktu. Odun da daha gelmemişti. Oduna para verilip alinamazdi. Buna ayıracak paraları yoktu. Yiyecek alacak paraları da. Sadece köyden getirdikleri ile yetinirlerdi.
Ahmet ve abisinin sırtında bir beze iyice sarilip fileye koyulmuş iki adet arpa ekmeği( poğaça), bir hafta 10-15 adet yumurta, öteki hafta yoğurttan yapılmış yarim kilo yayik tereyağı, birde 5 kg kadar bir sitil yoğurt olurdu. Bu iki ekmek iki kardeşe bir hafta yetecekti. Bir sitil yoğurdu katik edeceklerdi. Yumurta ve tere yağlarını satıp harçlık edeceklerdi. Kalem , defter, silgi vs. icin kit kanaat yetireceklerdi.
Ahmet bu yil lise bire yazilmistii. Abisi ise lise sona gidiyordu.
Ekim ayı geldi geçti. Kasım ayı ortalarında odunla birlikte nineleri de başlarına geldi. Artık her hafta sonu yayan olarak dört saat süren köye gidip gelmekten kurtulmuşlardı.
Köyden sadece bir çuval arpa unu ancak getirmişlerdi. Bir çuval arpa unu bahara zor çıkarırdı onlari. Bu çuvalı da beton duvarların köşesinde sedirin üzerine koyarak yerleştirdiler. Odunları da hemen dışarda pencerenin altına balta ile yararak dizdiler.
Her ikisi de çalışkan öğrencilerdi. Bu zor koşulların farkındaydılar. Ilkbahar ve sonbaharda inek çobanlığı, yazin tarla cayirda tirpan çekme işi yaparladi. Bunlarin yaninda okumak onlar için daha kolaydı. Ilerde bir devlet dairesine memur olurlarsa hayatları kurtulacaktı. Kaderlerin derslerine çalışmaya bağlı olduğunu çocuk yaşta öğrenmişlerdi.
Evde melemen tabak, eski kaşık-çatal, ahşap kepçe, eski suzgu, eski bir elek vs çok az eşya ancak getirebilmişti. Bir çalışma masası bile yoktu. Bu onlar için zaten lükstü. Olsada koyacak yer mi vardı.
Aylar hızlı şekilde geçti. 1976 yılı bitti. Şubat ayına girildi. Çuvaldaki arpa unu yarıyı çoktan geçmişti. Zaten eski olan elek dahada eskimisti.
Bir gün Ahmet arpa ekmeğinin bir parçasını ısırırken ağzına baska bir tat geldi. Biraz da sertce idi. Ağzından geri çıkardı. Arpa tanesinden biraz daha buyuk siyah parçacıkları gördü. Oldugu gibi dagilmadan ekmek arasına karışmışlardı. Ne olduğunu hemen anladılar. Ninelerinin ileri yaşında gözleri de çok iyi görmüyordu. Hemen elege baktılar. Elek delinmişti. Un çuvalına baktılar, unun içindeki siyah parçacıklar daha küçük görünüyordu. Demekki suyla yogururken biraz sismisler ve dagilmamislardi. Bez un çuvalı bir fare tarafından delinmiş, bizim gibi oda arpa ununa ortak olmustu. Çuvalın tamamını sarmıştı.
O günden sonra iki kardeş pişen arpa ekmeğini lokma lokma kopararak yediler. Siyah parçacıkları görünce onları ayırip, seçilen ekmeği yine katikla yediler. Icleri almasa da gönülsüz yemek zorunda kaldilar. Geri kalan unu atamadılar. Yeni bir un alamadilar. Kimseye de diyemediler.
O aylarda Ahmet’in iki halasi arada buğda unundan yapılmış çeyrek poğaça verirlerdi. Hemde buğda ekmeği. Vayy anasını… Sevince bak…Mutluluk bu olsa gerek… Arada bahçe domatesi, meyve de verirlerdi. Nasıl mutlu olurlardı anlatılmaz. Yaklaşık üçyüz metre uzakta otururlardi. Ilceye yakin oturduklari icin onlarin durumu daha iyiydi. Bu ekmegi o kadar lezzetle yerlerdi ki, katik bile istemezlerdi. Arpa ekmeğinin içine, buğda ekmeğini koyarak katik yaptıkları bile oldu.
Siyah noktali arpa ekmeği ile büyüyen o çocuklar okullarını bitirdi. Memur oldular, mühendis oldular. Üstelik birde; ikisi de müdür bile oldular.
Geçmişin, zor ve çetin günlerinden umut aldılar. Ninelerinden dua aldılar… Iclerine insanı değerleri doldurup, dürüst ve güvenilir kalmayı başardılar .
13.06.2021
Özgen DURSUN