Daha önce yürüyüş yaptığım park yolunda değişik meslekten insanlar tanıdım. Çalışanlar, emekliler, kadınlar, erkekler. Genelde en düzenli yürüyen emekliler olurdu.
Sabah saatlerinde spor yapanlardan erkeklere göre kadınları daha düzenli ve disiplinli görürdüm.
Salon sporuna başladıktan sonra uzun bir süre bu alanda yürüyüş yapmamıştım.
Tanıyayım, tanımayayım insanlarla iletişimi severim. Bir günaydın der, selam veririm. Özellikle ileri yaştakilerin çocuklarını sorar, içtenlikli olarak küçük ve büyük hikâyelerini dinlerim. Insanlar samimi bulduklarına kendilerini ifade edip, hikâyelerini paylaşınca iyi hissederler. Insanların mutlu olmalarından bende çok mutlu olurum.
Bu gibi paylaşımlarda kendine değer katıp üstünlük duygusu hissetme yaklaşımından özellikle kaçırırım. Bu durumda sözün hep karşı tarafta olmasını yeğlerim.
Paylaşılan küçük veya büyük hikâyelerin burada da açık yürekle yazılmasından yanayım. Yaşamın anlamı ve gercek tarihin yazılımı da zaten böyle olmuyor mu?
Düzenli yürüyüşe gelip, sonra kaybolan Mehmet amcayı merak etmiştim. komşularına sordum. Hastalandığını öğrendim.
Yaklaşık yetmiş yaşlarını devirmiş emekli bir kadının kaplıcalarda düşüp, ayağını kırdığını söylemişlerdi.
Sekiz ay sonra bugün yürüyüşte, bu kadınla tekrar karşılaştım.Geçmiş olsun dedim.
Hikâyesini anlattı.
– Üç ay çektim, uzun süre yattım. Ama sonunda iyileştim. Yakında Avusturalya’ya gideceğim, dedi.
– Üç oğlum var. Ikiz iki oğlum, ikisi de mimardır. Benim yanımdalar. Bir şirket kurup, birlikte çalışıyorlar. Çok iyi anlaşırlar.
Büyük oğlum ise elektrik- elektronik mühendisidir. ODTÜ’ yü derece ile bitirdi. Bir şirkette yönetici iken Avusturalya’ya gitti. Eşi de mimardır. Altı yıl oldu gideli. Altı yaşında bir kız, iki yaşında bir erkek torunum var. Yanıma yazın gelip gittiler. Çocuklarımı ve torunlarımı çok seviyorum. Şimdi ben gidip, altı ay onlara bakacağım.
– Peki, çocuklarınızı nasıl okuttunuz?
– Eşim, büyük oğlum daha beş yaşında iken kanserden öldü. Hem fabrikada çalıştım, hem üç oğluma da baktım. Öyle zaman oldu ki hiç televizyonu açmadım. Hiç haber bile izlemedim. Işim dışında hep onlara zaman ayırdım. Üçü de fen lisesini kazanıp okudular.
– Onları okutmayıp, bir ustanın yanına çırak ta verebilirdiniz? Ama vermediniz?
– Çocuklar zeki ve çalışkandılar. Onlarda okumak istiyorlardı. Ben elimden geleni yaptım, okutmam gerekiyodu. Onlarda okudular.
Ben çocukken babamlar Bulgaristan’ dan gelmişler, iş bulup çalışmışlar. Bende çalışarak okuttum çocuklarımı, eşim erken ölünce bütün yük bana kaldı. Evlenebilirdim yeniden, ama çocuklarım ne olurdu o zaman? Bunu yapmadım, dedi.
– Maşallah Zübeyde hanım gibisiniz? Zübeyde hanım, yetim oğlunu büyütüp, okutarak bir ülke kurtaran evlat yetiştirdi.
Sizde, üç küçük oğlunuzu büyütüp, okutarak hayatlarını kurtarmışsiniz? Çok başarılı evlatlar yetiştirmısınız?
– Evlatlarım çok iyidirler, hep turlara katılıp gezmemi isterler. Yemek yapmasını bilirler. Ayağım kırıldığında ayağa kalkamadım. Ikiz mimar oğullarım baktılar bana. Her şeyimle onlar ilgilendi.
– Çok vefalı çocuklar, dedim.
-Benim onlara yaptığımın geri dönüşleri hepsi, çok iyidirler.
– Iyi dileklerimi ileterek, ayrıldım.
Işte Türk kadının cefakar ve fedakar tutumu dedim. Kurtuluş savaşında da analar neler yapmadılar ki? Çocuğunun üstündeki battaniyeyi kağnı arabasına sarıp mermi taşıyan, ülkenin kurtuluşu için çocuğunu feda eden analar.
Öte yanda bir tarikat uğruna altı yaşındaki kızını feda eden analar.
Tarihin akışında nice acı veren hikayeler yanında, nice güzel insanlık hikayeleri de var.
11.12.2022
Özgen DURSUN